6 Haziran 2016 Pazartesi

“XALA” FİLMİNİN ÜÇÜNCÜ SİNEMA ÜZERİNDEN İNCELENMESİ


      “XALA” FİLMİNİN ÜÇÜNCÜ SİNEMA ÜZERİNDEN İNCELENMESİ
                                                                                                                     Arafat Kalkan[1]

    Bu çalışma Ousmane Sembene’nin  XALA (1975) filmini “Üçüncü Sinema” bağlamı üzerinden inceleyecektir. Filmdeki bağımsızlık sonrası, ülke yönetiminde iktidara gelen ulusal-yerli burjuvaziye Frantz Fanon üzerinden bakmaya çalışacaktır. Sömürgenin başka bir fazı olarak yeni sömürge, artık bir işgalden ziyade “orada” kendisine bağımlı bir ulusal-yerli burjuvazi oluşturarak tahakküm ve yeni sömürge ilişkileri üretir. Batı kültürünün ilkeleri ile oluşturulmaya çalıştırılan ulusal-yerli burjuvazi, aynı zamanda yeni bir kimlik inşası ile paralellik içinde gelişir. Bu anlamda, Frantz Fanon’un sömürgeciliğe karşı direniş hattı üzerinden, sömürge sonrası yönetimin, neden ulusal-yerli burjuvaziye verilmemesi gerektiği düşüncesini, film üzerinden açıklamaya çalışacaktır. Çalışmanın ana çerçevesini oluşturabilmek adına Öncelikle “Üçüncü Sinema” kavramının içinde barındırdığı, “devrimci” ve “politik” duruşu daha iyi anlamlandırmak için; E.W Said’in tanımlaması üzerinden Batı’nın Doğu’yu nasıl icat ettiğini, sonrasında Emperyalizm, Yeni Emperyalizm, Kolonyalizm ve Postkolonyalizm kavramlarının anlamlarını açıklamaya çalışacaktır.

  Doğu neresi Batı neresi
    E. W Said Şarkiyatçılık/Batı’nın şark anlayışları, kitabında birçok Avrupa merkezli, edebiyat metinlerini, seyahatnameleri, tarihsel metinleri, felsefi metinleri incelenmesi üzerinden Doğu’yu kurgulanmış bir yer olarak tanımlar. Batı’nın yarattığı bir üretim ve söylem alanı olarak Batı merkezli bir ideolojinin inşası olarak Doğu icat edilmiştir. Batı kendini merkez olarak konumlandırıp, ötekiyi(diğer) oluşturur. Batı/Avrupalı ve öteki(diğer) ayrımı üzerinden, “ötekiyi” kimliksizleştirir, sınırlar çizer, sınıflar oluşturur ve ahlaki normlar üreterek inşa eder. İlkel/tabi ırk-üstün/uygar ırk ayrımı üzerinden bir tahakküm ilişkisi kurar ve bunu her alan üzerinden gösterir. Ötekinin yaşadığı yer artık Batı için uygarlaştırılması gereken bir yer olarak tanımlandıktan sonra, toprağın himaye altına alınması ve tabi-bağımlı olması sağlanır. Şarkiyatçı söylemin dayanaklılığını, güçlülüğünü toplumsal-iktisadi ve siyasal kurumlarla kurduğu ilişkiyle pekiştirdiğini söyleyen E.W Said, bu ilişki ağının da bakılması gereken bir yer olarak görür. Şarkiyatçılık, stratejisi gereği, Batılıya görece üstünlüğünü hiç yitirmeksizin Şark’la kurabileceği bir olanaklı ilişkiler dizisi sağlayan bu esnek konum üstünlüğüne dayanır hep. Başka türlü de olamazdı zaten, hele Rönesansın sonlarından bugüne uzanan görülmedik Avrupa hükümdarlığı döneminde. Bilimadamları, araştırmacılar, misyonerler, tüccarlar, askerler, Şark’tan pek bir direniş görmeksizin Şark’ta bulunma ya da Şark’ı düşünme imkanına sahip oldukları için Şark’taydılar, Şark’ı düşündüler. Şark bilgisi genel başlığı altında ve –onsekizinci yüzyılın sonlarında başlayan- Şark üzerindeki Batı hegemonyası şemsiyenin gölgesinde, üniversitede araştırılabilecek, müzede  sergilenebilecek, sömürge yönetimince yeniden yapılandırılabilecek, insanla evrene ilişkin antropoloji, biyoloji, dilbilim, ırk ve tarih tezlerinde kuramsal olarak açıklanabilecek, gelişmeye, devrime, kültürel kişiliğe, ulusal ya da dinsel karaktere ilişkin iktisadi ve sosyolojik kurumlara elverişli, karmaşık bir şark çıktı ortaya( Said, 2012: 17).  Şark’ın hareketsiz bir doğa olgusu olmadığı kabulüyle başladım işe. Nasıl Garp’ın kendisi belli bir yer değilse, Şark’ta belli bir yer değildir. Vico’nun önemli gözlemini, insanın kendi tarihini yaptığı, bileceğinin de kendi yaptığı şey olduğu gözlemini lafta bırakmayıp coğrafyaya uygulamamız gerekiyor: Tarihsel varlıklar bir yana, (yerler, bölgeler, “Şark” ya da “Garp” çeşidinden coğrafi bölünmeler gibi) coğrafi ve kültürel varlıklar da insan yapımıdır. Dolasıyla, Batı kadar Şark da kendisine Batı’da ve Batı için gerçeklik ve mevcudiyet kazandıran bir tarih ile düşünme geleneğine, bir ortak imge ve sözcük dağarcığı geleneğine sahip bir fikirdir. Böylelikle bu iki coğrafi varlık birbirini destekler, bir ölçüde birbirini yansıtır( Said, 2012: 14). Dolayısıyla Şarkiyatçılıkla ortaya çıkan Şark, Şark’ı Batı bilgisine, Batı bilincine, sonra da Batı egemenliğine taşıyan bir güçler öbeği bütünü tarafından şekillendirilmiş bir temsil biçimleri dizgesidir( Said, 2012: 215). Beyaz Adam olmak bir fikirdi, bir gerçekti. Hem beyaz dünya hem de beyaz olmayan dünya karşısında düşünülüp kararlaştırılmış bir konum almayı gerektiriyordu. Sömürgeler söz konusu olduğunda, belli bir konuşma tarzını tutturmak, bir düzenleme kuralları bütününe göre davranmak, hatta belli şeylerin duyumsayıp başka şeyleri duyumsamama anlamına geliyordu… Beyaz Adam olma fikri egemendi. Kısacası Beyaz Adam olmak, çok somut bir “dünyada-bulunma” tarzı gerçekliğe, dile, düşünceye hükmetme biçimiydi(Said, 2012;239). Doğu’yu Batı’nın icat ettiği bir şey olarak gören E.W Said, eleştirisinin de Batı üzerinden okumanın daha yararlı olacağını söyler.
    Öncelikle Lenin üzerinden bir emperyalizm açıklamasını yapmaya çalışırsak. Özel mülkiyet düzeni kendi içinde kapitalist itki bulundurur ve sonsuz kar ister buda emperyalist savaşların kaçınılmazlığını oluşturur. Emperyalizmi kapitalizmin son aşaması olarak gören Lenin, bu süreçte nakti sermayenin sermaye olgusu ile birleştiğini söyler. Kapitalizm sonrası emperyalizm evrensel sömürü olarak karşımıza çıkar. Bu da sömürülecek bir alan arayışı içerisinde, gelen kar tekrardan sermayeye eklenecek. Tekelci kapitalist birleşmeler, sermaye fazlası kapitalizm dinamiği ve sermaye ihracı üzerinden yeni kazançlar elde ederek kapitalizmin derinleşmesine ve yayılmasına olanak sağlar. İç pazarını dış pazara taşıyarak bir dünya pazarı oluşturmayı sağlar. Kapitalist gruplar, emperyalizm aşamasında dünyayı paylaşma itkisi ile hareket ederek sömürge politikalarına geçişi sağlamış olur.
    Kapitalizm ve emperyalizmin köklerinin pek farklı olmadığını söyleyen R.Luxsemburg, gerçekte saf kapitalizm olmadığını ve kapitalizmin sonsuz kar itkisi ile hareket ettiğini söyler. Onun için sermaye açılmalı açılmazsa kendi içinde patlar yok olur, kapitalist olmayan bir alanı himayesi altına almak ister, genişlemek için.  R. Luxsemburg’a göre; emperyalizm, kapitalizmin kapitalist olmayan alana yönelmesi, sermayesini genişletmesi olarak tanımlanabilir. Aynı zamanda sömürgeleştirme de diyebiliriz.
    Hiçbir zaman sona ermeyecek bir sermaye birikimi sürecinin korunması için, zorunlu olan hiçbir zaman sona ermeyecek bu güç birikimi süreci, emperyalizmin doğuşunu haber vermiştir. Emperyalizmi, Birinci Dünya Savaşı ile başlatan H.Arendt, burjuvazinin siyasi hâkimiyetinin ilk evresi olarak tanımlar. Emperyal itkiyi sermaye itkisi ilişkili olduğunu söyleyen Arendt, Tutarlı her emperyalist politikanın ardında sermaye ve ayak takımı arasında bir ittifak olduğunu söyler. Emperyalizm girişimi, insanlık denilen mevzunun üzerini de çizmiş, ikiye bölmüştür(yüksek ırk-alçak ırk,efendi/beyaz-köle/siyah). Emperyalizmin kaçınılmaz olarak milliyetçilikle birbirini içerdiğini, emperyalizm genişlemesi aynı zamanda milliyetçiliği de yeni bir soluk getirdiğini söyler. Onun için ırk insanlığın başlangıcı değil, sonudur. Diyecektir. Irk düşüncesi emperyalist politikalar ile birleşince bir ideoloji olarak karşımıza çıkar. Ulus ve ırk, Yurttaşlar ırkı ve Aristokratlar ırkı gibi ayrımları oluşturacak fakat emperyalizmin ırka, ırkçılığa tutunma biçimlerinin nitelik değiştirebileceğini, farklılıklar gösterebileceğini söyleyecektir. Arendt, aynı zamanda ulusallık ve ırk düşüncesi arasında bir ayrım ortaya koyacaktır. Aristokrasinin yerine “seçkin ırk” kavramı ortaya çıkacak, ulus doğal bir aristokrasiye evrilecek, yabancı ülkede tek işlevi sömürmek olmayacak ayrıca yönetecek. Sınırları zorlayacak olan hâkim sınıfın çıkarları aynı zamanda ulus-devlet yapısını bozmaya yönelecektir ve ittifaklar kurulacaktır.
    Kapitalizm, sürekli olarak kendi faaliyetlerini kolaylaştıracak coğrafi mekânlar arar, zamanın bir noktasında bu mekânını tamamen yok etmek zorunda kalır ve yine zamanı başka bir kesitinde sonsuz sermaye birikimi açıklığını doyuracak tamamıyla farklı başka bir coğrafi mekân yaratır. İşte bu sermaye bu sermaye birikiminin, yaratıcı yıkım etkinliğini tarihidir(Harvey, 2004:85). Kapitalizm ancak devlet var olduğu zaman kendini devam ettirebileceğini söyler. Bu anlamda ulus devlet tek başına emperyalizmin işine yaramaz, onun için ulus devlet içinde, Milliyetçilik, Vatanseverlik, Irkçılık barındırması gerekir. Ulus kavramını ırkçılıkla beslenen emperyal bir proje olarak değerlendirir. Burjuvazinin küresel hâkimiyetinin ikinci aşaması olarak kapitalist emperyalizm’den bahseder. Artık sömürgecilikten farklı, emperyalizmden farklı yeni bir kapitalist emperyalist aşama, yeni emperyal dönemde, merkez-periferiler arasında ilişki oluşuyor. Postkolonyal dediğimiz dünyanın da böyle bir yer olduğunu söyler, D.Harvey.
    Batı’nın başka toprakları himaye altına alma ve mülk edinme itkisi, hep bir arayışa ve tahakküm etme biçimi üzerinden sömürgeleştirme politikalarıyla şekillendirmiştir kendini. Batı’nın kendini üst bir konum üzerinden tanımladığı merkez olma, beraberinde tabi olunacak bir ırk, “uygarlaşmayı” bekleyen topluluklar ve efendisi olacağı kölenin yaşadığı coğrafyayı artık himayesi ve denetlenmesi gereken bir alan olarak görecektir.  Loomba’ya göre (Loomba,2000: 19); Kolonyalizm, başka insanların toprakları ve mallarının fethedilmesi ve denetlenmesi olarakta tanımlanabilir. Kolonyalizm dünyanın farklı yerlerinde aynı özellikleri sergileyen özdeş bir süreç değildi, tersine, gerçekleştiği her yerde o yörenin asıl sakinleri ile yeni gelenleri insanlık tarihindeki en karmaşık ve travmatik ilişkilerin içine fırlattı…Yani topraklarda bir “topluluk oluşturma” süreci zorunlu olarak, orada daha önce zaten bulunan toplulukları bozma ya da yeniden oluşturma süreci anlamına gelir ve ticaret, pazarlık, savaş, soykırım, köleleştirme ve isyanlar dahil olmak üzere kapsamlı bir pratikler silsilesini içerir(Loomba, 2000: 19). Loomba’ya göre emperyalizm, kolonyalizm ve aralarındaki farklılıklar tarihsel mutasyonlarına bağlı olarak farklı şekillerde tanımlanır…Emperyal ülke, iktidarın kaynağı ve dışa aktığı “metropol”dür; koloni ya da neo-koloni, “metropol”ün nüfuz ettiği ve denetlendiği yerdir. Kolonyalizm çağı sona erdiğinden ve bir zamanlar kolonileştirilmiş olan halkaların ahfadı her yerde yaşamakta olduğundan, tüm dünya post-kolonyal bir görüntü sunabilir. Oysa bu terim birçok açıdan hararetli tartışmaların konsudur(Loomba,2000: 24). Postkolonyal“ terimi, bir genelleme olarak, “bütün bir kolonyal sendromdan sıyrılıp kurtulma sürecine, birçok biçime bürünen ve dünyaları bu fenomenler silsilesini yemiş olanların hepsi için de muhtemelen kaçınılmaz olan sürece” gönderme yaptığı ölçüde işe yarar(Hulme’den akt, Loomba, 2000: 37). Postkolonyal terimi üzerine yapılan eleştiri ve tartışmalar hala devam etmektedir. Onun için kavramı kullanırken, çekincelerini de koyarak kullanmak daha iyi olacaktır.
     ÜÇÜNCÜ SİNEMA
    Üçüncü sinema kavramının oluşmaya başladığı tarihe baktığımızda dünyanın birçok yerinde toplumsal muhalefet hareketlerinin ve savaşların/işgallerin olduğu bir tarihe denk gelir. Amerikan’ın savaş politikaları, Cezayir’ in kurtuluş mücadelesi, Avrupa’daki muhalif öğrenci hareketleri, Latin Amerika’da yaşanan askeri darbeler sinemada düşünme biçimine de yansımıştır. Yeni Dalga’ dan  etkilenen, konu bakımından daha politik ve toplumsal olan Brezilya’ da oluşan Yeni Sinema Hareketi, Latin Amerika’da Üçüncü Sinema kavramının öncüsü sayılabilir. Bu akımın önemli temsilcilerinden Glauber Rocha , 1965  denemesi “ Açlığın Estetiği”( “Şiddetin Estetiği”) ile birçok kişi tarafından Üçüncü Sinema manifestolarını başlatan kişi olarak görülmüştür. Rocha’ya göre film, gerek ele aldığı konu gerek bunu işleyişinde geleneksel kalıpların dışına çıkmalıdır. Latin Amerika’nın özgünlüğü, onun açlığıdır ve açlığın en soylu kültürel bildirgesi şiddettir. Bu doğrultuda açlık ile şiddet filmin noktasını oluşturur. Şiddet, açların normal davranışıdır, şiddet anı sömürgecinin sömürgeleştirenin varlığının farkına vardığı andır( Chanan’dan akt; Biryıldız, Erus, 2007:25). Üçüncü Sinema terimi, ilk olarak Solanas ve Gettino’nun ünlü “ Üçüncü Bir Sinemaya Doğru” manşfestolarında kullanılır. Somut bir film çekme deneyimine dayanan manifestoda, Solanas ve Gettino henüz yeni tamamladıkları Kızgın Fırınların Saati ( La Hora de los hornos, 1968) filminin üretim, dağıtım ve gösterim sürecinden yola çıkmışlardır( Biryıldız, Erus; 2007: 26). 1969 yılında Julio Garcia Espinosa’nın kaleme aldığı “Mükemmel Olmayan Bir Sinema İçin” adlı manifestosu da sinemacının bu sistem içerisinde nasıl hareket etmesi gerektiğini tartışmıştır. Solanas ve Gettino ‘nun manifestosu, 1960’ların devrimci hareketleri içinde, anti-emperyalist mücadelede, ulusal kültürün bir parçası olarak sinemanın önemli rolü olduğunu iddia eder ve bu sinemanın özelliklerini tanımlar. Emperyalist güçlerin bilim, kültür, sanat ve sinemayı kendi ideolojilerini yaymak için kullandıklarına dikkat çeken yazarlar, bunun karşısında Üçüncü Dünya uluslarının da devrimci bir bilim, kültür, sanat ve sineması olması gerektiğini savunurlar. Solanas ve Gettino ‘ya göre halktan ve gerçeklikten kopmuş,  sözde ilerici bir yola sapmış olan entelektüellerin, ortak savaşın gerekliliğine inanıp devrimci mücadelenin hizmetine girmeleri ile sinema devrimci güçler tarafından kullanılabilir hale gelecek, gerçek bir anlam kazanacaktır( Solanas ve Gettino’dan akt; Biryıldız, Erus; 2007:27). Üçüncü Sinema düşüncesine baktığımızda dönemin anti-emperyalist, toplumsal muhalefet mücadelelerinin etkisiyle şekillenen, devrimci ve aktif olan bir sinema olarak karşımıza çıkar.Üçüncü Sinema kavramı, Solanas ve Getino tarafından ortaya atılmış olsa da, kullanımı onların belirlediği şekilde kısıtlı kalmamıştır. 1982 yılında Gabriel ile başlayarak Üçüncü Sinema’nın ne olduğu, neleri gerektirdiği ve dolasıyla hangi yönetmenlerin ve filmlerin Üçüncü Sinema kapsamında ele alınması tartışa gelmiştir(Biryıldız,Erus; 2007:47). Üçüncü Sinema üzerine tartışmalar dönem dönem sönük kalsa da hala tartışılmakta. Üçüncü Sinemaya dair, Wayne’nin tanımlamasına göre(Wayne, 2009: 10), Üçüncü Sinema, dar anlamda politikadan çok daha fazlasıyla ilgili olan politik bir sinemadır. Toplumsal ve kültürel özgürleşmenin sinemasıdır, bu türden özgürleşmenin de sadece devlet politikasında başarılmayacağıdır. Toplumsal ve kültürel özgürleşme çok daha köklü ve yaygın bir dönüşümü gerektirir ve eğer sinema buna kendi tarzında, göreceli olarak alçakgönüllü ir katkıda bulunacaksa, bu yalnızca filmlerle olmamalı, aynı zamanda yapım ve algılamada da bu dönüşümün sıcaklığı hissedilmeli. Üçüncü sinema böyle bir sinemadır veya en azından böyle köklü dönüşümlerin bu yanına olabildiğince yakınlaştırabileceğimiz bir sinemadır.



“XALA” FİLMİNİN  ÖZETİ
Film Adı: Xala
Filmin Yönetmeni: Ousmane Sembene
Yapım yılı: 1975
    Ousmane Sembene’nin 1975’te çektiği Xala Filmi, Yeni Bağımsızlığını kazanmış olan Senegal’de Yönetimde söz hakkına sahip olan yerli burjuvazinin ayrıcalıklı konumuna odaklanır. Yönetici grubun bir üyesi olan El hadji’nin, üçüncü eşi için yaptığı düğün gecesi yakalandığı xala( geçici cinsel iktidarsızlık) “büyüsünden” kurtulmak için gösterdiği çaba ile yaşadıklarını gösterirken aynı zamanda oluşan toplumsal tabakalaşmayı, Batı’lı olma özlemini yaşayan yerli burjuvazinin çürümüşlüğünü gösterir.
  FİLMİN İNCELENMESİ
    Filmin girişinde, kurtuluş kutlamalarını kendi kültürel danslarıyla kutlayan halkın arasından, yerel elbiseleriyle ticaret odasına girip, oradaki Fransız egemenliğini temsil edenleri masadan kaldırarak, odadan gitmelerini vurgulayan yerli burjuvazi, sonrasında Fransız egemenliğini temsil eden ikonları da ticaret odasının merdivenlerine bırakarak, tekrar içeri girip, sömürgecileri ve ikonlarını halkın gözleri önünde dışarı çıkartarak göndermişler ve halkı alkışlayarak içeri girerler. Fakat sonrasında askeri arkasına almış sömürgeci elindeki çantalarla ticaret odasının binasına girer, daha öncesinde yerel elbiseleri ile gördüğümüz işadamları “Beyaz Adam” gibi giyinmiştir artık.  Bu durum Avrupalı elitin, yerli elit oluşturma çabası olarak da okunabilir, Avrupalının belirlediği normlar üzerinden şekillenen bu kimlik inşası aynı zamanda yeni sömürgenin oluşumu da gösterir bize.  Elinde para dolu çantalarla gelen “Beyaz Adam” ile yerli burjuvazi içeride(halkın göremediği) antlaşma yapmıştır artık. Ticaret odasından çıkarken yerli burjuvazi artık kırmızı halıların serildiği bir merdivenden inerek, Beyaz Adam’ın tahsis ettiği, Avrupa sermayesi olan arabalara bineceklerdir. Yerli burjuvazinin bundan sonraki düşü, modern ve Avrupalı elit olma hülyası taşıyacaktır. Fanon’a göre( Fanon, 2014: 150), Ulusal bilinç, tüm halkın en derin umutlarının koordineli kristalizasyonu değilse, halk seferberliğinin en elle tutulur ve dolaysız ürünü değilse, yalnızca ilke boş ve kırılgan bir kabuktur. Buradaki çatlaklar, genç ve bağımsız ulusların ulustan etnik gruba ve devletten kabileye geçebiliyor olmasını açıklar, bu çatlaklar ulusun gelişimine ve ulusal birliğe karşı çok zararlı ve zorlu gerilemelerin açıklamasıdır. Bu bağlamda Sömürgeleşmiş topraklarda ulus bilinci, toplumsal bir bilince dönüşmeyince, emperyalizm yayılmasını sağlar diyebilirz. El hadji’nin düğün hediyesi olarak geline aldığı eşyaları, gelinin annesi arkadaşlarına gösterirken televizyon ve otomobil aynı zamanda “modernlikle” ilişkilendirilebilir aynı sahnede dış ses olarak zılgıt sesini duymamız bir tarafta yerel kültür imgesi olarak da düşünebilir, bu da yerli burjuvazinin kafa karışıklığının göstergesi düşünebiliriz. Sonrasında gördüğümüz, bir tırın arkasında paketlenmiş olarak gördüğümüz otomobil sahnesini, Harvey dediği gibi yeni emperyalizm sermaye fazlalarını çekecek karlı alanlar bulmak  için üretim ve mekan ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini yapar( eğitim, ulaşım, iletişim ağları,vb) ,bağlamı içerisinde düşündüğümüzde, yeni emperyalizmin sermaye ağlarını nasıl oluşturduğunu görebiliriz sahnede.  Ayrıca filmde ara ara gördüğümüz şehir görüntüsündeki binalar, gökdelenler yine Harvey’in dediği, mekân ekonomisindeki üretim üzerinden, kapitalist sistemin eşitsiz bir coğrafi gelişme yarattığını da söyleyebiliriz. Anne ve kızın birbiriyle konuştuğu sahnede, kızın annesine, babasının yapacağı üçüncü evliliğe razı olmaması gerektiğini söylerken, El Hadji(babası)’nin eve gelmesi ve sonrasında baba kız arasında yaşanan tartışmada, babanın kıza tokat atmasını, ataerkilliğin devam ettiğini, bir baskı unsuru olarak karşımızda durduğunu gösterir. Sembene’nin bu sahnede kendi toplumsal yapısındaki ataerkilliğin eleştirisini yaptığını düşünebiliriz. Fanon’a göre; sömürge baskısına karşı çıkarken başka bir baskı oluşturmamak gerek,  çünkü feodal ilişkiler tam da öle bir şey üretir. Düğün sahnesinin girişinde yerli burjuvazi, Mercedes arabalarından iner ve ellerindeki para dolu çantalarla El Hadji’nin villasına girerken sokaktaki halk onları sadece seyredebiliyor. Yerli burjuvazi, Avrupalı-modern kişi olduğunu düşünüyor artık. Düğün boyunca gördüğümüz, gösterişli giyinmiş kadınlar-erkekler, danslar, müzik, düğün pastası, El Hadji’nin düğüne geldiği ve sokaktaki insanların toplaması için yere para attığı sahneyi de düşündüğümüzde hepsi aslında yerli burjuvazinin “Beyaz Adam” gibi olma isteğidir. Sömürge ülkelerinin ulusal burjuvazilerinin yüreğinde zevk ve sefaya düşkünlük egemendir-çünkü psikolojik düzeyde taklit ettiği Batı burjuvazisiyle kendini özdeşleştirmiştir...Özellikle bağımsızlığın hemen ertesinde, ulusal kaynaklardan elde ettiği kârları yabancı banklara yatırmakta bir an bile tereddüt etmez. Ama prestij açısından arabalara, villalara ve ekonomistlerin azgelişmiş ülke burjuvazilerinde tipik olduğunu söylediği bütün o lüks mallara büyük miktarlarda para aktarılır(Fanon, 2014:153,155). Düğün sahnesi boyunca diyaloglara baktığımızda, özellikle tatil için artık İspanya’ya gitmediğini söylen Siyah erkeğin, neden olarak orada –Baktığın  her yerde zenci var, konuşması ve filmdeki  bir  sahnede El Hadji’nin işyerinde çalışan kadının, iş yerinin yakınındaki kanalizasyona  kirli suyu döken kadına, - Aman Allah’ım leş gibi sulu bu kadınlar, konuşması ve filmdeki yerli burjuvazi, onunla temasta olan herkesin özellikle Fransızca konuşma isteği, tam da Fanon’un “Siyah Deri Beyaz Maske” kitabında dediği, Siyah Erkeğin/kadının bilinçaltına yerleşmiş olan Beyaz Adam/kadın olma isteğini görebiliyoruz. Düğün gecesi El Hadji’nin yakalandığı xala(geçici cinsel iktidarsızlık) hastalığını aynı zamanda, yerli burjuvazi iktidarının çürümüşlüğü ve hastalığı olarak da düşünebiliriz. Ki El Hadji’nin çökmesine sebep olacaktır bu durum. El hadji’nin işyerinde gördüğümüz ürünler aslında küresel kapitalizm sermayesinin temsilleri olarak karşımıza çıkar. Bu durumu Yerli burjuvazinin, yeni emperyalizme bağımlı-tabi olduğunun göstergesi olarak da düşünebiliriz. Film boyunca gördüğümüz dilenciler,  yeni iktidarla beraber oluşan toplumsal katmanlaşmayı açık bir şekilde bize göstermektedir. Bugün yeni-sömürgecilik maskesi ardına gizlenmeye zorlanmış kapitalizm için bir iletim hattı işlevi görmekten ibarettir. Ulusal burjuvazi Batı burjuvazisiyle ilişkilerinde bayilik rolünü hiç aldırmadan ve büyük bir gururla oynar. Bu kârlı rol, bu küçük haraççılık, bu kadar dar görüşlülük ve hırs eksikliği ulusal burjuvazinin tarihsel burjuvazi rolünü yerine getirme yeteneksizliğinin semptomlarıdır( Fanon, 2014: 153). El Hadji’nin işyerinde kızıyla(Rama) yaptığı sahneye baktığımızda, Rama’nın ithal su içmediğini söylemesi, özellikle Wolof’ça konuşma isteği ve –Annem acı çekiyor konuşmalarına düşündüğümüzde, bağımsızlık mücadelesinin sonucunun böyle olmaması gerektiğini ve yaşananların sıkıntısını bize söyler, ayrıca bunları bir kadının söylemesi ataerkil olan yapıya da bir eleştiri olarak düşünebiliriz. Filmde bir sokak hırsızının sonradan El Hadji’nin yerine geçip yerli burjuvaziye dâhil olup masa da El hadji’nin yerini almasına  da aslında yaşanan çürümüşlüğün sert hallerinden biri olarak karşımıza çıkar. Az gelişmiş ülkelerin ulusal burjuvazisi üretim, keşif, yaratma ya da çalışmayla ilgilenmez. Tüm enerjisi aracılık faaliyetlerine yönelmiştir. En çok ilgilendikleri iş ticari ağlar kurmak ve dalavere çevirmektir(Fanon, 2014: 150). Ki film boyunca sürekli “Beyaz Adamı” görürüz, yöneten-kontrol eden kişi olarak, bu da bize sömürgenin hala devam ettiğini farklı bir biçimde sürekliğini oluşturduğunu ve kendi denetimi altında inşa edildiğini gösterir. Film boyunca Xala hastalığından kurtulmak için birçok tedavi deneyen El Hadji’nin hastalıktan/büyüden  kurtulma çözümü en sonunda  El Hadji’nin soyunarak dilencilerin ortasında  durup onların aşağılayıcı çığlıkları ve tükürükleriyle, Sembene, sokaktaki öfkeyi ve çözümün orada olduğunu sert bir dille anlatmıştır. Armes’e göre(2011: 516) Xala filminde sembene’nin siyah burjuvaziyi resmetme tarzı çok sert ve acımasızdır- Sembene siyah burjuvazinin havasını, kurumlarını, çürümesini ve ayrıcalıklarının kötüye kullanımını gösterir ve eleştirir. Film aynı zamanda kültürel olarak yaşanan kafa karışıklığı gösteren mükemmel birçok anları içermektedir.
    Filmin ana hattını oluşturan sömürge sonrası iktidarın yerli-ulusal burjuvazinin eline geçtiğinde aslında yaşanacak olan durumu çok açık bir şekilde bize göstermektedir. Sömürgenin biçim değiştirerek artık bir işgalden ziyade sermaye ile ekonomik-politik süreçleri inşa ettiği görülür. Bunun içinde yarattığı yerli burjuvaziyi bu anlamda kendi istediği himayesinde gelişen bir kimlik olarak inşa ettiği görülür. Kültürel bir sömürge sürecini de içinde barındıran bu inşa süreci, Batı ilkeleri üzerinden vücut bulmuş olacak.  Oluşan toplumsal tabakalaşmanın derinliği, yaşanan çürümüşlük, asimilasyon, sömürgenin yeni hallerini gizleyerek yeni sömürge hattını oluşturmuş olacaktır.  Peki sömürge sonrası burjuvazi aşamasının atlanıp atlanmaması üzerine düşündüğümüzde, Fanon’a  göre (2014: 173) Az gelişmiş ülke tarihleri son elli yıldır ele alınırken sorulan kuramsal soru, yani burjuva aşamasının atlanıp atlanmayacağı sorusu mantıklı değil, devrimci eylen aracılığıya açıklanmalıdır. Az gelişmiş ülkelerde burjuva aşaması, ulusak burjuvazinin bir burjuva toplumu inşa etmeye, hatırı sayılır bir proleteryanın gelişimi için gerekli koşulları yaratmaya, tarımı makineleştirmeye ve son olarak da gerçek bir ulusal kültürün oluşmasına giden yolu açmaya yeterli ekonomik ve teknik gücü olduğu takdirde kendisi meşru kılabilir ancak.
Kaynakça:
1.      Arendt. H. (2014) Totalitarizmin Kaynakları, İletişim Yayınları, İstanbul
2.      Biryıldız. E, Erus Z.Ç.(2007) Üçüncü Sinema ve Üçüncü Dünya Sineması, Es Yayınları, İstanbul
3.      Armes.R. (2011) Üçüncü Dünya Sineması ve Batı, Doruk Yayıncılık, İstanbul
4.      Fanon. F. (2014) Yeryüzünün Lanetlileri, Versus Yayınları, İstanbul
5.      Loomba. A. (2000) Kolonyalizm Postkolonyalizm, Ayrıntı Yayınları, İstanbul
6.      Harvey. D. ( 2004) Yeni Emperyalizm, Everest Yayınları, İstanbul
7.      Said. W. E. (2012) Şarkiyatçılık, Metis Yayınları, İstanbul
8.      Wayne. M. (2009), Politik Film Üçüncü Sinemanın Diyalektiği, Yordam Kitap, İstanbul




[1] Mersin Ünivetsitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo Sinema ve Televizyon bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder