Yönetmen : İmre Azem
Senaristr : İmre Azem
Yapım Yılı : 2011
Süre : 93 Dakika
Dil : Türkçe, İngilizce
Ekolojik eşikler aşılmış.
Ekonomik eşikler aşılmış.
Nüfus eşikleri aşılmış.
Sosyal ahenk bozulmuş.
İşte neoliberal kentleşmenin fotoğrafı: Ekümenopolis
‘’Ekümenopolis, 1967 yılında yunanlı şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılan, günümüzün kentleşme ve nüfus artışı hızları göz ününe alındığında, gelecekte dünyadaki bütün kentleşmiş alanların ve megapollerin kuşaklar halinde birbirleriyle birleşeceği ve tek bir şehir oluşturacağı fikrini temsil eden bir terimdir.1980’lerde dünya ekonomisinde yaşanan neoliberal değişim ve buna paralel olarak hız kazanan küreselleşme süreci, bütün dünya kentlerinde köklü bir değişimi beraberinde getirdi. Finans merkezli bu yeni ekonomik yapılanmanın kentsel alanları bir sermaye üretim aracı olarak görmesi sonucu gelişmekte olan ülkelerin kentleri bu süreçten derinlemesine etkilenmekte. Köklü bir planlama geleneğinin zaten olmadığı İstanbul’da, neoliberalizmin insan yerine kentsel rantı ön plana çıkartan yaklaşımı maalesef yöneticilerimiz tarafından şuursuzca uygulandı, herkes bu yağmada kendine bir pay kapma peşine düştü ve sonuçta ortaya insan yaşamını tehdit eden sorunlar yumağıyla debelenen 15 milyonluk bir megakondu çıktı. Özellikle son 10 yılda, Dünya Bankası’nın raporlarında öngördüğü gibi İstanbul’un kimliği sanayi kentinden finans ve hizmet kentine dönüşüyor ve İstanbul diğer dünya kentleri ile bir yarışa soyunuyor. Bu yarış yabancı sermayeyi çekme yarışı. “Yatırım için en karlı kent burası” diye pazarlanıyor İstanbul. Bu “çekicilik” bir yandan sermayenin önünü açmayı, kentsel mekanların inşaasında kamusal yararı gözeten hukuksal denetimleri ortadan kaldırmayı hedeflerken, aynı zamanda buna paralel olarak kentin kullanıcılarında da bir değişimi öngörmekte. Kentin inşaasında ve bir sanayi merkezi olmasında alın teri olan emekçi kesimin, tüketici odaklı yeni finans ve hizmet kentinde yerleri yok. Peki nedir bu insanlar için öngörülen?İşte “kentsel dönüşüm” denen olgu da tam burada devreye giriyor. Yeni kanunlarla eskiden tasavvur bile edilemeyecek yetkilerle donatılan TOKİ ve belediyeler, özel yatırımcılarla işbirliği içinde kentsel toprağı bu yeni “vizyona” doğru dönüştürmeye çabalıyorlar. Arkalarında ellerini kavuşturan uluslararası sermaye, ellerinde paftalar, kafalarında metrekareler, kat emsalleri, mahalleleri yıkıyorlar, gökdelenler dikiyorlar, otoyollar yapıyorlar, alışveriş merkezleri açıyorlar. Peki kime hizmet ediyor bu yeni mekanlar?İstanbul’da gelir dağılımındaki uçurum gitgide mekana da yansıyor, mekansal ayrışmadan besleniyor. Bir tarafta varsıllar kendilerini güvenlikli sitelere, rezidanslara, plazalara kapatırken, diğer yandan kentin çeperlerinde insan deposu olarak tasarlanmış TOKİ konutlarında yeni yoksulluk döngüleri insanları çaresizliğe umutsuzluğa sürüklüyor. Peki gelecek kuşaklara bırakılan bu toplumsal mirasın sorumlusu kim?Her yapılan otoyolun giderek kendi trafiğini yarattığı bilimsel gerçeğini görmezden gelerek yapılan tünellere, kavşaklara, viyadüklere milyarlarca lira çarçur edilirken, İstanbul 2010’da hala tek hatlı, topu topu 8 duraklı bir metro “ağı” ile yetinmek zorunda kalıyor. Toplu ulaşıma ve raylı ve alternatif ulaşım sistemlerine yeteri kadar kaynak ayrılmadığından, insanlar saatlerce trafikte eziyet çekiyor, milyarlarca liralık “zaman” egzoz dumanında uçup gidiyor. Peki yöneticilerimiz çözüm için ne yapıyorlar? Evet bildiniz: daha çok yol! 15 milyonluk bu kentte her şey o kadar hızlı değişiyor ki, plan yapmak için kentin bir fotoğrafını çekmek dahi mümkün olmuyor. Planlar daha yapılırken eskiyor. Tam bir kronik plansızlık hali. Bütün bunlar olurken nüfus artmaya devam ediyor, ve kent gelişigüzel bir şekilde yayılıp batıda Tekirdağ’a doğuda Kocaeli’ne dayanıyor. Peki İstanbul’un gerçekten bir planı var mı?1980’de ilk metropolitan ölçekli İstanbul planı yapıldı. Plan raporunda kentin coğrafyasının en fazla 5 milyon nüfusu kaldırabileceği yazıyor. O zaman nüfus 3.5 milyon. Bugün İstanbul’un nüfusu 15 milyon. 15 sene sonra 23 milyon olacak. Yani coğrafyasının kaldırabileceğinin neredeyse 5 katı. İstanbul bugün Bolu’dan su çekiyor, öteki taraftan bütün Trakya’nın suyunu çekiyor. Kuzey ormanları gözle görünür bir şekilde tahrip olurken, 3. köprü projesi İstanbul’un kalan orman ve su havzalarını tehdit ediyor. İki yakayı birleştiren köprüler, yarattıkları rant alanları ile kentlileri birbirinden koparıyor. Peki ya İstanbullular olarak biz bu yağmaya karşı ne yapıyoruz? Kentler toplumun aynası ise, İstanbul’a bakarak kendi toplumumuz için ne diyebiliriz? Gelecek nesillere nasıl bir İstanbul bırakacağız? Ekolojik eşikler aşılmış. Ekonomik eşikler aşılmış. Nüfus eşikleri aşılmış. Sosyal ahenk bozulmuş. İşte neoliberal kentleşmenin fotoğrafı: Ekümenopolis.Ekümenopolis İstanbul’a bütüncül bir yaklaşımı amaçlıyor, değişim kadar, değişimin altındaki dinamikleri de sorguluyor. Bizi yıkılmış gecekondu mahallelerinden gökdelenlerin tepelerine, Marmaray’ın derinliklerinden 3. köprünün güzergahına, gayrimenkul yatırımcılarından kentsel muhalefete, bu uçsuz bucaksız kentte uzun bir yolculuğa çıkartıyor. Uzmanlar, akademisyenler, yazarlar, mahalleliler, yatırımcılar, kentliler ile konuşacak, kente makro ölçekte bir bakışı grafiklerle izleyeceksiniz. Belki de yaşadığınız İstanbul’u yeniden keşfedeceksiniz ve umarız ki değişime seyirci kalmayacak, onu sorgulayacaksınız. Sonuçta demokrasi bunu gerektirir.’’ (Azem, 2011).
Ekümenopolis filmi bizlere içinde bulundğumuz dünyayı dışarıdan göstererek, bir yol göstermektedir. Filmde kentin kullanıcıları ile yapılan röportajları ile birlikte mimarlar, planclar, sosyologlar ve sivil toplum örgütleri temsilcilerinin yanı sıra müteahhit görüşmeleri de yapılması suretiyle, farklı bakış açılarından problemin ele alınmasını sağlamaktadır.
Bir İstanbul Hikayesi isimli bir animasyonla başlayan film, beş bölümde problemleri ve kavramları aktarmaktadır. Bu bölümlere biraz daha detaylı bakarak, tartışmayı derinleştirmekte fayda vardır. Filmin hemen başında tarihte ilk defa kentsel nüfusun, kırsal nüfustan fazla olduğu belirtilmektedir. 19. Yüzyılda kapitalist ülkelerideki yükseliş ile birlikte kentlerin hızlı değişti. Bugün de benzer bir durumun söz konusu olduğu belirtilmiştir.
1.Bölüm : Küresel Kent
Birinci bölümde İstanbul’un nasıl bir küresel kent yapılmak istendiği konusu tartışılmıştır. Mücella Yapıcı[3] ; 1995 yılında Merkez Bankası’nın raporunda Türkiye’den bir veya iki metropol yatarılması istendiğini belirtmektedir. Yves Cabannes[4] ise tartışmanın önceki bölmülerinde dikkat çektiğimiz bir noktadan bahsetmektedir; şehrin merkezinde kalan, şehri inşa eden tüm emekçüler yeni sermaye güçleri tarafından dışarı itiliyor. Cihan Uzunçarşılı Baysalı[5], sermayenin kenti rant alanı olarak görmesini, arazinin meta olarak görülmesinin problemin temelinde yattığını belirtmektedir. Baysallı’nın ‘’dönüşen kent ve yapılar mı sadece yoksa insanların hayatları da mı değişmekte?’’ sorusunda ayrı bir parantez açmalıyız. Dönüşümler sonrası bir çok tecrübede görüldüğü üzere insanlar yaşam alışkanlıklarını değiştirmeme yönünde eğilim göstermektedirler. Örnek olarak yapılan bir kentsel dönüşüm sonrasında balkonunda keçi, kümes hayvanı yetiştirmeye çalışsan insanlar görülmüştür. Benzer bir duruma Mısır’dan bir örnek verilebilir, çölde yaşayan bedevilerin apartmanlara yerleştirilmesinden bir süre sonra evlerinin zeminlerine kum taşımak suretiyle çölü eve getirdikleri görülmektedir. Ali Ağaoğlu’nun[6] ‘’almadan vermek bir tek Allah’a mahsustur’’ söylemi sermayenin konuya bakış açısımı açıkça göstermektedir. Ömer Akvaranlı[7] doğudan geldiklerini belirtirken, orada fabrika olsaydı gelmeyeceklerini dile getirmiştir. Akvaranlı’nın bu söylemi neoliberal politikaların tekelci sonuçlarından ileri gelmektedir. Tek bir merkezde yoğunlaşan sermaye Harvey’in daha önce de belirttiğimiz coğrafyadaki asimetrileri yaratmaktadır (Harvey, 2004:28).
2.Bölüm : Sistemin Dinamikleri
Yapıcı bu bölümde yabancı sermayenin kendi ülkelerinde yapamadıklarını burada yapabildiğini söylemektedir. Mustafa Sönmez [8], oluşan emlak balonuna dikkat çekmetedir. İşsizlik ve ekonomide yaşanan gerileme ile insanların gelecek kaygıları emlak satışlarını düşürmüştür. Sistem bu noktada kar edemediğini düşündüğü durumlarda Luxemburg’un belirttiği üzere üretime geçmemekte bulunduğu yeri terk edip yeni coğrafyalara kaymaktadır (Luxemburg,1986).
3. Bölüm : Üçüncü Köprü
Bu bölümde üçüncü köprü de dahil olmak üzere yapılan tüm yolların aslen sermaye için yeni alanlar yaratmakta olduğu belirtilmiştir. Haluk Gerçek[9] durumu şe şekilde özetlemektedir; her yeni yol yeni kapasiteler yarattığı için bir süre trafiği rahatlatıyor. Oluşan kapasiteden dolayı kullanıcılar yolculuk davranışlarını değiştirmeye başlıyorlar, daha fazla insan araba sahibi olmaya başlıyor. Yeni kullanıcılar bu kapasitenin bir kısmını götürüyor. Yeni yolun etrafındaki boş olan araziler dolmaya başlıyor, bu doluluk yoğunluğu arttırıyor. Bu senaryo bizlere kentte neoliberal politikaların yeni sömürü alanları yaratmakla birlikte otomotiv sektörünü de nasıl şişirdiğinin göstermektedir.
4.Bölüm : (Anti) Sosyal Konut Modeli
Knut Unger[10], 1980 Almanya’sında işgücü maliyetlerinin azalması için işgücü için konutların üretilmesi gerektiğini, bu üretim sonucunda üretilen alanların alışveriş, eğlence gibi hayatın diğer alanlarından ayrılmsaına yol açtığına belirtiyor. Unger, bu modelin insanlık dışı yaşam koşulları sunması ve sosyal ilişkileri zayıflatmasından dolayı çok eleştiri aldığını eklemektedir. Hatice Kurtuluş[11]’un dikkat çektiği nokta üzerine düşünülmesi gereken bir başka noktadır; Gecekondo bir bina sorunu değildir, sosyal bir sorundur eğer bir sorunsa. Toplu konut modellerinin aynı sorunu tekrar üretmeyeceğini nasıl bilebiliriz. Mücella Yapıcı TOKİ üzerinden yaptığı yorumla tekelciliğin nasıl üretildiğini göstermektedir; TOKİ’ye plan yapma yetkisi verilmesiyle, gecekondu bölgesi ilan etme, deprem odaklı kentsel dönüşüm yapma gibi yetkilerin verilmesiyle kontrol edilemez bir güç olmuş ve olmaması gerektiği şekilde kar etmeye başlamıştır. Cabannes, tüm OECD ülkelerinde denenip, başarısız olan bu sistemin bir gün burada da yıkılacağı yorumunda bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler Temsilcileri Ayazmadan Bezirganbahçe’ye gönderilen aileleri ziyaretleri sırasında Cabannes ailelere; tek başınıza hiç bir sorunu çözemezsiniz, ama örgütlenirseniz bir çok sorunu çözebilirsiniz tavsiyesinde bulunmaktadır. Kurtuluş, TOKİ’nin kentleri sınıfsal olarak ayrıştırdığını bu alanlar için yeniden kentsel dönüşüm projeleri üretilmek zorunda kalıncağına dikkat çekiyor. Şükrü Aslan[12], mevcut sistem varsıllar ile yoksulların birbirlerinden uzaklaştırmaktadır, derken Kurtuluş eklemektedir; ‘’Kapalı sitelerde yaşayan insanlar, kentte yaşayan insanlarla temas edemiyor, onlardan korkuyorsa bu ötekinin insan olmayan bir yere koymaya gelmektedir, çok tehlikelidir.Tersi yoksullarda zenginleri başka bir cins olarak görebilirler, o zaman risk çok artar.’’ Filmin tam bu noktasından Kurtuluş’un sözlerine örnek olarak 2005 yılında Paris’te meydana gelen ayaklanma gösterilemektedir. Şükrü Aslan, Sulukule’de yaşananlar için küresel aktörlerin mekan arayışı tanımlamasında bulunmaktadır. Sulukule’de yaşayan Levent Umaç[13] Taşoluk’a kendisine verilen ev için aylık borçlandırıldığını, evinden edilmeden öncesi ayakkabıcılık yaptığı yarın ise ne yapacağını bilemediğini söylemektedir. Cafer Gitme[14]’de benzer bir durumdan bahsetmektedir; işinin kentin merkezinde olduğunu, dışarı atıldığı bu durumda kazanacağı paranın yol parasına gideceği kalanıyla nasıl aylık borcunu ödeyebileceğini sorgulatmaktadır. Sulukule’den Taşoluk’a giden 330 aileden yalnızca bir aile Taşoluk’ta kalmıştır, kalan aileler eski mahallelerini çevresine dönmüşlerdir.
5. Bölüm : Plan, Sermaye, Demokrasi
Mustafa Sönmez’in göç ile ilgili şu tespitte bulunmuştur; göçü planlıyamıyorsak göçün getirdiği sorunları da planlıyamıyoruz. Orhan Ekinci[15], planlamanın bilimsel verilere dayanmamasının büyük problem olduğunu belirterek İstanbul’da 2009 yılında yaşanan sel olayını örnek göstermiştir. Burada Ayazmalıların İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı’nda binlerce kişinin izlediği İngiliz müzik grubu U2’nun konserini uzaktan seyrettikleri sahne, sermayenin yarattığı eşitsiz coğrafyanın örneği niteliğindendir. Asıl sahiplerin, orada yaşyanların ellerinden alınan bir mekanda yapılan bir etkinliğe ulaşamaları durumu tüm bu konuşulanların özetidir.
Son Bölüm : Mahalle
Ali Ağaoğlu’nun ‘’İstanbul deprem riski altında, İstanbul’un yarısını yeniden yapıp hem güvenli hem estetik yönden doğru binalar yaparak, yaşam kalitesini yukarı çekmeliyiz’’ yorumu yukarıda da belirttiğimiz sermayenin haklı sebepler bulma örneklerinden yalnızca biridir. Baysallı kötü durumda ki fiziki çevrenin yerinde ve yerlisiyle birlikte yapılması gerektğini söylemektedir.
Filmde bu bölümden sonra önce Tozkoparanlıların ‘’burada yaşamak istiyoruz, elimizden geldiğince direneceğiz’’ söylemi aktarılmaktadır. Ayazma Mağdurları, 3. Köprü Yerine Yaşam Platformu, Emek Dayanışması, Haydarpaşa Dayanışması, bisikletçiler gibi toplulukların birlikte mücadelesi gösterilmektedir. Filmin işaret ettiği nokta açıkça görülmektedir;
‘’Ayazmalı kiracı ailelerin hak sahipliği mücaelesi halen devam etmekte. İstanbulluların kent hakkı mücadelesi ise yeni başlıyor ‘’
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder